ANTİK YUNAN FELSEFESİ VE BATI UYGARLIĞI

1- UYGARLIK VE BATI KAVRAMI

Antik Yunan felsefesi ve batı uygarlığı arasındaki ilişkiye geçmeden evvel ‘batı’ kavramı üzerinde duralım. Batı dünyası, Batı medeniyeti ya da kısaca Batı, dünyanın diğer medeniyetlerine kıyasla Avrupa ve Kuzey Amerika’yı kastetmek için kullanılan siyasal kavramdır. Doğu (Orient) güneşin doğuşunu, yükselişini ifade eden Latince “oriens”den; Batı ise güneşin batışını, düşüşünü ifade eden “occidere” fiilinden türemiş yön kavramlarıdır.

Orient = Doğu = Şark= Maşrık & Occident = Batı = Garp = Mağrip

Doğu ve batının yön anlamı itibarı ile ifade ettiği birebir karşıtlık zaman içinde kavramların medeni, kültürel, politik ve tarihi yönlerini de kapsar hale gelmiştir.

Bazılarına göre Doğu ve Batı ayrımının başlangıcı Anadolu’da Truvalılar ile Yunanlıların savaşı sonucunda atılırken, kimileri dünyanın Doğu ve Batı olarak ayrılışının köklerini Yunanlılar ile Perslerin rekabetine kadar indirir.

Politik bir kavram olarak Batı’nın ortaya çıkışı, esasen M.S. 285 yılında Roma İmparatorluğu’nun Doğu Roma ve Batı Roma olarak ikiye bölünmesinin eseridir. Bu bölünme ile Batı Latin alfabesi ile yazan Roma’yı, Doğu ise Yunan alfabesi kullanan Konstantinopolis’te (İstanbul) teşkilatlanan Roma’yı temsil eder. Bu bölünmenin bir diğer sonucu olarak Batı artık Katolik âlemi, Doğu ise Ortodoks âlemi olur. Batı Roma İmparatorluğu ve Ortodoksluk geriledikçe Doğu artık İslam dünyasını ifade etmek için kullanılır. Zamanla bu kavram Türk, Arap, Fars, Rus, Hint ve Çin gibi toplulukları ifade etmeye başlar.

Uygarlık ya da medeniyet kavramının kökenine dair farklı dönemlere ait birçok Latince sözcüğe rastlıyoruz. Bu sözcükler, özellikle de Fransızca ve İngilizceye geçerek, dönemin sosyolojik koşullarına göre anlam değişikliklerine uğramışlardır. Uygarlık üzerine araştırmalar yapan düşünürler, çalışmalarında uygarlık sözcüğünün kökeninden bahsederken,farklı dönemlere ağırlık vermektedir. Araştırmacıların bir kısmı, uygarlık sözcüğünün kökenini milattan önceki dönemlerde Roma Cumhuriyeti’nde kullanılan ve yerleşik hayat yaşayan, kente oturan ve okuryazar anlamına gelen Latince “civis ve civitas” sözcüklerine dayandırmaktadır. Avrupa’nın 16. yüzyıl sonrası toplumsal dönüşümüne yönelik olan araştırmalarda ise, uygarlık sözcüğü ile ilgili olarak Ortaçağ Latincesine ait olan civilizare ve civilitas ön plana çıkmaktadır.

Batı’da kullanılan uygarlık (civilization) kavramının Antik döneme kadar izleri takip edilir. Fakat asıl etkisini 15. yüzyıldan itibaren hissettirmektedir. 17. yüzyıldan itibaren aynı dili konuşan sosyal grupların toplumsal dönüşümlerini simgeleyen bir sembol olarak karşımıza çıkar. 17. yüzyılda hem bireysel, hem toplumsal davranışı kapsayan uygarlık kavramı evrimleşirken, beraberinde toplumsal örgüt anlayışını da geliştirmiştir. 18. yüzyıl ve öncesinde uygarlık kavramlarına yerine kullanılan curtoise, civilite ve civilisation kavramları, Batı’da toplumsal gelişimin farklı dönemlerini yansıtan kavramlardır. Bu süreçte, özellikle Fransa’da her ne kadar toplum içerisindeki sınıf ayrımını ortaya koyan bir araç olarak görülse de, 18. yüzyılda daha çok uygar ve ilkel toplumlarını birbirinden ayırmak için barbarlık kavramının karşısında kullanılan bir kavram olduğunu görüyoruz.

Toparlayacak olursak, “Uygarlık” iki farklı anlamda kullanılır: Birinci anlamı, barbarlığın karşıtıdır. Barbarlığın karşıtı olan uygarlık ‘’gelişme yolunda hayli ilerlemiş,ideal ölçülere yaklaşmış bir topluluktur.’’ (TANİLLİ, 2005) Bu anlamıyla uygarlık bir değer yargısı olarak kullanılmaktadır.

Bir başka anlamıyla uygarlık, bir halkı başka halklardan ayıran, onun özgün yanını ortaya koyan, ‘’yaşayış biçimlerinin,kullanılan aletlerin, çalışma biçim ve yöntemlerinin,inançların, düşünsel ve sanatsal faaliyetlerin,siyasal ve sosyal örgütlenme biçimlerinin bütünü.’’ (TANİLLİ, 2005)

2- BATI UYGARLIĞININ TARİHSEL SÜRECİ

Günümüz batı uygarlığını meydana getiren en önemli kaynak Yunan uygarlığıdır. Yunan uygarlığının sanat, bilim ve felsefe gibi alanlardaki başarısı bu günkü batı uygarlığının temelini atmıştır. Düşünce ve tartışma özgürlüğünün olduğu, ilk kez demokrasi idealinin ortaya çıktığı Antik Yunan uygarlığı, Batı uygarlığı için oldukça önemli bir noktada durmaktadır.

Antik Yunan uygarlığının ardından Roma İmparatorluğu gelmektedir. Roma İmparatorluğu oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmış olması itibariyle çok farklı kültürleri içinde barındıran ve dolayısıyla hukuk alanında zorunlu bir gelişme kaydeden bir imparatorluktur. Bu hukuksal gelişimin zorunluluğunu imparatorluk bünyesinde bulunan toplumlar arasındaki ticaret ilişkisi sağlamıştır. Roma İmparatorluğunun Bu günkü batı uygarlığına en büyük katkısı hukuk alanında olmuştur. Fakat bu dönemde bilim, sanat ve felsefe alanında kayda değer bir ilerleme görülmemektedir.

Roma İmparatorluğunun önce Batı ve Doğu olarak ayrılması ve bir süre sonra çöküşünün ardından Ortaçağ başlar. Ortaçağ batı uygarlığı adına karanlık bir dönem olarak ifade edilir. Bu çağda Kilise egemendir. Bütün sanatsal ve düşünsel faaliyetler Kiliseye hizmet etmektedir. Bu durum skolastik düşünce olarak ifade edilir. Bu dönemde engizisyon mahkemeleri kurulmuş ve bir çok insan ölüme mahkum edilmiştir. Tüm bu olumsuz durumların yanında Kilisenin bilgiyi tekelinde tutma ve yönetme çabası Antik Yunan ve Antik Roma’ya ait eserlerden bir kısmının muhafaza edilmesini sağlamıştır. Bu bardağın dolu tarafı olarak görülebilir. Boş tarafı ise Kilisenin kendi öğretisine ters düşen kitapları yok etmiş olduğudur…

Batı uygarlığı için bir sonraki durak ise Rönesans dönemidir. Bu dönem ‘’Yeniden Doğuş’’ olarak ifade edilmektedir. Antik Yunan uygarlığının felsefi, sanatsal ve bilimsel mirasının yeniden doğuşu… Rönesans tabiî ki de belli bir sürecin ürünüdür. Ortaçağın sonlarına doğru Kiliseye karşı başlayan isyanlar, bu isyanlar sayesinde gerçekleşen reformlar da bu sürece dahildir. Bu reformlar ile mezhep ayrılıkları gerçekleşmiş ve görece daha ılımlı bir Hıristiyan profili ortaya çıkmıştır.

Bir diğer önemli konu ise coğrafi keşiflerdir. Coğrafi keşifler o dönem Avrupa’sı için müthiş bir basamak olmuştur. Denizcilik alanındaki gelişmeler ve yapılan seferlerle doğru orantılı bir şekilde Avrupa’ya zenginlik akmıştır. Bu zenginlik Avrupalı denizcilerin Afrika, Amerika, Hindistan gibi ülkelerde kurdukları koloniler aracılığı ile sağlanmıştır. Zenginliğin ya da refahın getirisi ise, Rönesans dediğimiz yeniden doğuşun sancısını hafifletmiş ve bir yerde hızlanmasına sebep olmuştur.

İtalya’da başlayan ve buradan diğer ülkelere yayılan Rönesans bu günkü Batı uygarlığı için oldukça önemli bir yerde durmaktadır. Kilisenin tamamen olmasa da eskiye nazaran daha etkisiz bir hale gelmesi, hümanizmin esas alınması, sanatta bireye ve doğaya yönelimin başlaması, bilim ve felsefede ise daha uygun bir zeminin ortaya çıkması bu dönemin özelliklerindendir. Hal böyle olunca Avrupa bu dönemde müthiş bir kültür birikimi elde etmiş ve yeniden doğmuştur.

Reform Rönesans dönemi için oldukça önemli bir noktada durmaktaydı. Fakat bu hareket Avrupa’daki siyasi dengeleri bozmuş ve Vatikan’ın gücünü zayıflatmıştı. Bunun sonucunda patlak veren Otuz Yıl Savaşları, Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı savaşlar dizisidir. Temelinde, bir Protestan-Katolik mezhep kavgası olsa da, savaşan devletlerin çoğu dinsel değil siyasî amaçlar için savaşmıştır. Bu savaşlar sonucunda bu günkü Avrupa ülkeleri imparatorlukların bünyesinden ayrılmıştır.

Avrupa’da 15. yüzyılda sanat dalında başlayan yenilikçilik hareketleri 18. yüzyılda bilim, din ve felsefe konularına da yayıldı. Geleneksel ve batıl inançlar yerine özgürlükçü, akılcı ve bilimsel bulgular benimsendi. Bu döneme Aydınlanma Çağı adı verilmektedir. Aydınlanma felsefesinin dayandığı ilkeler bütün insanları kapsayan, eski düzenden yana olanlara karşı (asiller, rahipler) bütün insanların mutluluğunu amaç edinmiş görünen ilkelerdir. “Hürriyet”, “ilerleme”, “insan değeri” gibi kavramlar, bütün insanlığı hedef tutmaktadır.

Aydınlanma düşüncesinin etkisi Fransız Devrimi ile görülecektir. Fransız Devrimi Avrupa için oldukça önemli bir yerde durmaktadır. Krallık, soylular ve din adamlarının karşısında burjuva ve köylüler… Avrupa toplumlarında yıllardır süren toplumsal, ekonomik ve fikirsel değişimlerin bir sonucu olan Fransız Devrimi ile birlikte, Fransa’da; Mutlak monarşi yıkılmış, Cumhuriyet kurulmuş, Kilise’nin otoritesi büyük ölçüde zayıflamış ve Feodal toplum yapısı büyük ölçüde ortadan kalkarak merkezi bir yönetim anlayışı ortaya çıkmıştır.

Fransız Devrimiyle birlikte Montesquieu’nün benimsediği “güçler ayrılığı” ilkesi hayata geçmiş, Rousseau’nun savunduğu bütün insanların doğuştan eşit olduğu ilkesi kabul edilmiştir. Bu doğrultuda “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” kabul edilerek geleneğe karşı aklı savunan Aydınlanma düşüncesi ve Aydınlanmanın laiklik, bireycilik ve özgürlük gibi ilkeleri siyasal ve toplumsal yaşamda etkili olmaya başlamıştır. Fransız Devrimi yalnızca Avrupa’yı değil, bütün dünyayı etkileyen bir devrimdir.

18. yüzyılın ikinci yarısında ise Sanayi Devrimi başlar. Sanayi Devrimi bunca yıl sanat, din, bilim ve felsefede ortaya çıkan düşüncelerin ilk defa sıradan insanların günlük yaşamını etkilediği bir gelişme olarak görülebilir. Artık makine gücü kullanarak tüketici ürünlerini daha kolay ve ucuza imal etmek Avrupa halkının refah düzeyini hızla yükseltmiş, kişi başına düşen millî gelir aniden katlanarak artmaya başlamıştır. Bu da bir nüfus patlamasına yol açmış, Avrupa kıtasının diğer kıtalara oranla askeri ve ekonomik gücünü arttırmıştır.

Sanayi devriminin ardından da dünya savaşları, soğuk savaş gibi tarihsel olaylar yaşanmıştır. Ardından Avrupa Birliği kurulmuş ve Batı olarak ifade ettiğimiz uygarlığın içindeki ülkeler arasında siyasi ve ekonomik bir birlik sağlanmıştır.

3- ANTİK YUNAN FELSEFESİ VE BATI UYGARLIĞI

Bir uygarlığı uygarlık yapan en temel şey o uygarlığın iktisadi yapısı olarak ifade edilir. İktisat, üretim, ticaret, dağıtım ve tüketim, ithalat ve ihracattan oluşan insan etkinlik olması itibariyle insan topluluklarının ve giderek uygarlıkların “temel yapı”sını oluşturur. Fakat bir uygarlığı oluşturan yalnızca bu değildir. Uygarlık, aynı zamanda, bu temel iktisadi yapının üstüne kurulan, bir değerler sistemini barındırır. Bu değerler sistemi, siyasal ve hukuksal kurumlar, din, ahlak, edebiyat, felsefe, sanat, özetle bir kültürü oluşturan bütün öğeleri ifade etmektedir.

Günümüz Batı Uygarlığı da belirli bir iktisadi yapıya ve kültürel birikime sahiptir. Ve bu iki unsurun vücut bulma ve gelişim aşamasında felsefenin oldukça büyük bir rolü vardır. Hatta Batı Uygarlığını bu günkü baskın uygarlık konumuna getiren –iktisadi, sanat ve bilim açısından- en önemli unsur felsefedir diyebiliriz.

Yukarıda sıkça bahsedildiği üzere Batı düşüncesinin temelleri Antik Yunan felsefesi üzerine inşa edilmiştir. Server Tanilli, Antik Yunan felsefesinin dönemlerini ve ele alınan konuları şu şekilde özetliyor:

– Yunan felsefesinin ilk döneminde ele alman temel soru, doğanın nereden geldiği, varlıkların nereden ve nasıl türediği sorusudur. Bu ilk dönemde, Yunan felsefesi doğaya yönelmiş ve doğanın sırlarını açığa vurmaya çalışan bir düşünce çabasına girmiştir.

– İkinci dönemde, özellikle Sokrates’le birlikte, “insan nedir?” sorusunun ve ahlak sorununun önem kazandığını görüyoruz. Felsefe insana yönelmiştir böylece. Yine aynı dönemde, Platon ve Aristoteles gibi filozoflarla, felsefe hem doğanın, hem insanın kavranılmasına yönelir, yani gerçekten evrensel bir bilgi olma amacını taşır.

– Üçüncü dönemde ise, Stoacılık ve Epikurosçuluk akımlarıyla, felsefe, “erdemli yaşam nedir?” ve özellikle “insanın mutluluğu nerededir?” sorusuna yöneliyor.

Bu üç dönemde doğainsan ve toplum gibi üç ana başlığın ele alındığını görüyoruz. Bu ana başlıklar Antik Yunan filozoflarının zihnini kurcalayan ve bu konuda fikir üretmelerini sağlayan, oldukça kapsamlı başlıklardır. İşte bu başlıklar altındaki sorulara verilen cevaplar bu günkü Batı uygarlığının düşünce biçimini oluşturan en önemli unsurlar olarak karşımıza çıkıyor.

Antik Yunan denildiği vakit, aklımıza gelen ilk şey demokrasi düşüncesidir. Bu gün hala Avrupa’da ve dünyanın birçok yerinde demokratik yönetim biçimini veya onun farklı varyasyonlarını görmekteyiz. İlk kez Atina’daki düşünürler tarafından geliştirilen ve uygulamaya geçirilen demokrasi düşüncesi bu günkü Batı uygarlığı için oldukça önemli bir yerde durmaktadır.

Bu gün bilimsel gelişmelerin merkezi olarak Batı uygarlığını görüyoruz. Bilimsel düşünce, deneye ve gözleme dayalı bir düşüncedir. Bu deney ve gözlem yönteminin izlerini Antik Yunan filozoflarında görmek mümkündür. Sokrates öncesi doğa filozoflarının yöntemleri buna örnek olabilir. Keza Aristoteles bu deneysel ve aklı merkeze alan düşüncenin en önemli temsilcilerindendir. Denebilir ki, bu günkü bilimsel gelişmelerin temeli, Thales yani ilk sistematik felsefeci ile başlamıştır. Batı uygarlığının bilimsel anlamdaki yetkinliği yine Antik Yunan felsefesi sayesindedir.

Batı uygarlığına dâhil ülkelerin neredeyse tamamının resmi dini Hıristiyanlıktır. Hıristiyanlığın tarihi içerisinde de Antik Yunan filozoflarının etkisini görmek mümkündür. Özellikle Aristo ve Platon’un düşünceleri Hıristiyanlık dininde büyük etkiler yaratmıştır. Hatta yeri gelmiş Hıristiyanlık Aristo’nun düşünceleriyle uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Bununla beraber Platon’nun ideaları da Hıristiyanlık başta olmak üzere birçok dine etki etmiştir diyebiliriz.

Aristo’nun Batı sanatındaki önemine de değinmek gerekiyor. Özellikle şiir sanatı üzerine ilk kuramsal zemini hazırlamış olması oldukça önemlidir. Aristo’nun bu kuramlarının bulunduğu Poetika adlı eseri bu gün bile dramatik sanatlarda kullanılmaktadır. Bununla birlikte, Platon’un da sanatın ne olduğu üzerine belirttiği görüşler de yine Batı sanatı üzerinde büyük etkiler yaratmıştır.

Günümüz Batı uygarlığının bir diğer özelliği de insanı merkeze alan Hümanizm’e bağlı oluşudur. Hümanizm de yine Antik Yunan felsefesinin bir ürünü olarak görülebilir. Protagoras’ın ‘’İnsan her şeyin ölçüsüdür’’ ifadesi buna örnektir. Bu düşünce aradan geçen zamanın ardından Erasmus gibi büyük Hümanistleri de etkilemiştir. Antik Yunan felsefesi ve kültürü Rönesans ile zirve yapan Hümanizm düşüncesinin ilham kaynağı olmuştur diyebiliriz.

SONUÇ

Batı Uygarlığı, kaynağını Antik Yunan’dan almaktadır. Antik Yunan’ın özgür düşünce ve ve birçok toplumla iç içe olması Antik Yunan felsefesi açısından önemli bir noktadadır.

Antik Yunan felsefesi, Sokrates öncesi ve sonrası olarak ifade edilir. Sokrates öncesi, daha çok doğa bilimlerini ele alan, Sokrates sonrası ise insan ruhunu ele alan bir dönemdir.

O dönemde üretilen felsefi düşünceler, devlet, din, eğitim, sanat, evren gibi önemli konular hakkında insanlara yeni bakış açıları sağlamıştır.

Batı uygarlığının kaynağı olarak Antik Yunan felsefesini ifade ediyor olmak bir yerde zincir şeklinde bir birikimini ifade etmektir. Antik Yunan filozoflarının doğa, insan ve toplum üzerine belirttiği düşüncelerin etkisi onlardan sonra gelen birçok filozofu etkilemiş ve onların eklemeleriyle daha da ileri taşınmıştır. Antik Yunan filozofları zincirin ilk halkası olarak görülebilir.

O halde denebilir ki, günümüz Batı Uygarlığının edindiği misyonların, iktisadi yapısının, dünyadaki konumunun, insani ve toplumsal yapısının temelindeki düşüncelerin tohumu Antik Yunan filozofları tarafından atılmıştır.

KAYNAKÇA

Server Tanilli- Uygarlık Tarihi- Adam Yayınları (2005)

Nigel Warburton- Felsefenin Kısa Tarihi- Alfa Yayınları (2010)

Eduard Zeller- Grek Felsefesi Tarihi. Say Yayınları (2017)

Kamıran Birand- İlkçağ Felsefesi Tarihi- Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları (1958)

Tuncar Tuğcu- Batı Felsefesi Tarihi- İlke Yayınları (1997)

F.M Cornford- Sokrates Öncesi Ve Sonrası- İş Bankası Yayınları (2019)